18 Ocak 2017 Çarşamba

‘STRATEJİK' SAĞLIK İLETİŞİMİNİN SAĞLIĞIN TIBBİLEŞTİRİLMESİNDEKİ ROLÜ

Gazi Üniversitesi İletişim Kuram ve Araştırma Dergisinin Güz 2016 sayısında yayınlanan makaleme aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. İyi okumalar...


http://www.iletisimdergisi.gazi.edu.tr/busayi/11.pdf

5 Haziran 2016 Pazar

KRİZ İLETİŞİMİ KİTABI


‘Örnek Vaka Analizleri ile Kriz İletişimi’ başlıklı kitabım Beta Yayıncılık tarafından basılarak Mayıs 2016’da piyasaya çıktı. Türkiye’de kriz iletişimi yönetimi alanında ilk akla gelen isim olan Bersay İletişim Grubu Onursal Başkanı Sayın Ali Saydam’ın Sunuş yazısının da yer aldığı kitap, gerek Kriz Yönetimi ve Kriz İletişimi alanlarında çalışan akademisyenlere, alan ile ilgili lisans ve yüksek lisans düzeyinde ders alanlara, gerekse de bu konuda hizmet veren halkla ilişkiler/iletişim ajanslarına ve kuruluşların halkla ilişkiler ya da kurumsal iletişim departmanı sorumlularına yönelik olarak hazırlanmıştır. Üç bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde kriz kavramı ve krizlerin yönetilmesi ele alınmaktadır. Bu bölümde kriz yönetim modelleri, kriz iletişimi kuramları, kriz planı ve kriz ekibinin oluşturulması, kriz yönetiminin değerlendirilmesi ve sosyal medyada kriz yönetimi konularına yer verilmektedir. Proaktif kriz yönetiminin ele alındığı ikinci bölümde ise sorun ve risklerin yönetilmesi, risk iletişimi kuramları ve riskin algılanması alt-başlıkları yer almaktadır. Üçüncü ve son bölümde ise yakın dönemde dünyada ve Türkiye’de yaşanan kurumsal krizler, vaka analizi olarak değerlendirilmektedir. Soma maden faciası, at eti krizi, kaybolan Malezya Havayolları MH370 uçağı ve Costa Concordia kruvaziyer kazasının kriz iletişimi kuramları temel alınarak analiz edildiği bu bölüm, yaşadıkları krizleri başarı ile yönetmek isteyen kurumlara bir rehber sunmaktadır.
 

1 Mart 2015 Pazar

STRATEJİK İLETİŞİM YÖNETİMİ BAĞLAMINDA PAYDAŞ KURAMININ ELEŞTİREL BİR DEĞERLENDİRMESİ


Aşağıda linki yer alan makalem 2014 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi hakemli dergisinde yayınlanmıştır. İyi okumalar...

http://www.journals.istanbul.edu.tr/iuifd/article/viewFile/5000082862/5000077002    



13 Eylül 2014 Cumartesi

KÜRESELLEŞME, EBOLA ve RİSK İLETİŞİMİ

Aşağıdaki linkte verilen yazım 13 Eylül 2014 tarihinde BİAMAG'de yayınlanmıştır, iyi okumalar...

24 Temmuz 2014 Perşembe

BİR KRİZ İLETİŞİMİ YÖNETİMİ VAKA ANALİZİ: KAYBOLAN MALEZYA HAVAYOLLARI MH370 SEFER SAYILI UÇAĞI


Aşağıda Gazi Üniversitesi İletişim Kuram ve Araştırma Dergisinde yayınlanan makalemin linki yer almaktadır. İyi okumalar...















14 Mart 2014 Cuma

KAYIP MALEZYA HAVAYOLLARI MH370 UÇAĞI KRİZ YÖNETİMİ: OLGULARA ULAŞILAMADI, SPEKÜLASYONLAR ARTIYOR...




8 Mart 2014 Cumartesi günü 227 yolcusu ve 12 mürettebatı ile radardan kaybolan uçak ile ilgili herhangi bir somut gelişme henüz sağlanamadı. Arama çalışmalarının yedinci gününe girilirken uçaktakilerin aileleri ve yakınları bu belirsizlik ortamında umutsuzluğun yanı sıra gittikçe artan bir kızgınlık da yaşamaya başladılar. Malezya Sepang'da Malezya otoritelerinin (Malezya Ulaştırma Bakanı ve Sivil Havacılık Dairesi Başkanı başta olmak üzere) düzenledikleri basın toplantısı sırasında "Bize doğruyu söyleyin!" diye bağıran bir kişi konuşma yapanlara doğru elindeki pet su şişesini fırlattı, Pekin'deki Malezya Büyükelçiliği'nin önünde de protestolar yapıldı ve gerçekte ne olduğunun bulunması için bir dilekçe imzaya açıldı.
12 ülkeden 43 gemi ve 40 uçağın katıldığı arama-kurtarma faaliyetleri devam ederken, bu çalışmalara katılan ABD'nin 7.Filo'sunun komutanı aranan bölge için  "satranç tahtasından futbol sahasına yöneldi" (söz konusu olan alan 92.600 kilometre kare olarak bildirildi) diyerek ne denli genişlediğine dikkati çekiyor. Son olarak Obama'nın üst düzey hükümet yetkililerinden biri uçakla son telsiz irtibatından sonra yaklaşık dört saat daha uçmaya devam ettiğine dair teknik veriler olduğu söylerken, Malezya hükümet yetkilileri ve Malezya Havayolları bu verileri doğrulamıyor (Rolls-Royce ve Boeing firmalarından elde edilen verilerin de yetkililerce tam olarak açıklanmadığı dikkat çekiyor). Yine geçtiğimiz günlerde Çin ve Vietnam deniz kuvvetlerinin uyduda tespit ettiklerini söyledikleri enkaz olması muhtemel görüntüler ise Malezyalı yetkililer tarafından doğrulanmamıştı. Kafa karıştırıcı ve birbiriyle çelişen enformasyon akışı, başta aileler ve yakınları için son derece rahatsız edici bir hal almışken, kriz iletişimi yönetimi açısından da hiç arzu edilmeyen bir durum. Öyle ki krizin Malezya Havayolları'nın itibarından yavaş yavaş Malezya'nın ülke imajını bile etkileyebilecek bir hale gelmeye başlamasına neden olabilir. Öte yandan aramaların Malay Yarımadası ve Malakka Boğazı açıklarından Hint Okyanusu'nun daha geniş kesimlerine doğru kaydırılabileceği de ifade edilmiş durumda.








9 Mart 2014 Pazar

KAYIP MALEZYA HAVAYOLLARI MH370 UÇAĞI ve KRİZ İLETİŞİMİ YÖNETİMİ SÜRECİ: İLK 48 SAAT

Kuala Lumpur-Pekin seferini yapan Malezya Havayolları’na ait MH370 sefer sayılı Boeing 777-200 tarifeli uçağı, 227 yolcusu ve 12 mürettebatı ile birlikte bu satırlar yazıldığında iki gündür halen kayıp statüsünde… Bu kriz durumu ile ilgili belirsizlik, uçağa ait olduğu tahmin edilen ancak otoriteler tarafından henüz onaylanmamış iki parça bulunmuş olsa da devam ediyor. Öte yandan belirsizliğin sürmesi ile birlikte umutlar da neredeyse tamamen kaybolmuş durumda, yolcuların aileleri ve yakınlarına “en kötüye hazırlıklı olun” mesajı verildi.  Şu ana kadar yürütülen faaliyetler ne yazık ki kriz ile ilgili olguları saptamaya yeterli değil; ancak kriz iletişimi yönetimi açısından “kitabına uygun” arama-kurtarma, bilgilendirme (medya, uçaktakilerin aileleri, yakınları ve kamuoyu), kriz ekibinin oluşturulması, aksiyon alınması, paydaşlarla iletişim faaliyetleri açısından analiz edilebilecek durumda.  Öncelikle Malezya Havayolları’nın proaktif bir Kriz Yönetim Planı (Crisis Management Plan: CMP) olduğu ve bunu uygulamaya koydukları anlaşılıyor. Her ne kadar kriz ile ilgili olgular, mesajlar, değerlendirme yapmak için çok erkense de bir havayolu şirketinin kriz yönetimi süreci ile ilgili bir ön analiz sunmak istedim…



Çin’in resmi haber ajansı Xinhua, MH370 sefer sayılı uçağın Vietnam hava sahasında kaybolduğunu söylüyor. Gerçek zamanlı uçak izleme bilgisayar programı ve aynı zamanda da bir akıllı telefon uygulaması olan Flight Radar24’ün verileri de bunu doğruluyor. Malezya Havayolları yetkilileri, uçağın radardan kaybolmadan önce Kuala Lumpur’a doğru geri dönüşe geçtiğini doğrulamış durumda. Vietnam hava sahasında Güney Çin Denizi üzerinde yerel saat ile 12.41’de (AM) radardan kaybolan uçağa ait olduğu önen sürülen iki parçanın uçağın radardan kaybolmasından 44 saat sonra Tho Chu adasının güney-batı açıklarında Vietnam Donanması tarafından bulunduğu açıklandı, ancak durum henüz netlik kazanmış değil. Daha önceki saatlerde ise Güney Çin Denizi’nde sürdürülen arama-kurtarma faaliyetlerinde rastlanan ve Vietnam Hava Kuvvetleri tarafından görüntülenen deniz yüzeyindeki petrol tabakasından örnek alınarak uçağa ait olup olmadığı araştırılıyordu. Arama-kurtarma çalışmalarına 40’dan fazla gemi ve 22 hava aracı katılmış durumda. Bölgede Çin, Vietnam ve Filipinli ekipler arama-kurtarma faaliyetlerini birlikte yürütüyorlar. ABD Donanmasının 7. Filo’su da bölgede ve gittikçe çok uluslu hale gelen arama-kurtarma faaliyetlerine katılıyor.

 

1 Mart 2014 Cumartesi

İNSEV'DEN PANEL: "SAĞLIK SİSTEMİ NEREYE GİDİYOR?"



7 Mart Cuma günü İnsan Sağlığı ve Eğitimi Vakfı (İNSEV) tarafından "Sağlık Sistemi Nereye Gidiyor?" konulu bir panel düzenleniyor. Moderatörlüğünü Prof.Dr. Zeki Kılıçaslan'ın (İNSEV) yaptığı panelde Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi Klinik Şefi Uzm.Dr. Emel Çağlar "Sağlık Sisteminin Hasta-Hekim İlişkisine Yansımaları" ve Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğr.Üyesi Doç.Dr.Osman Elbek de "Sağlık Sisteminde Hastalar ve Hekimler" konulu birer sunum gerçekleştirecekler. Ben de sağlık iletişiminin bakış açısı ile "Medyada Sağlığın Temsili" ile ilgili bir sunum yapacağım. İlgili herkesi bekliyoruz... Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için:


http://insev.org.tr/saglik-sistemi-nereye-gidiyor/




16 Aralık 2013 Pazartesi

MEVSİMLİK TARIM İŞÇİLERİNİN SAĞLIĞI ve SAĞLIK HABERCİLİĞİ


             Ülkemizde mevsimlik tarım işçileri (MTİ) ve ailelerinin zorlu yaşamlarının haber değeri genellikle başlarına gelen ölüm olayları ile ancak 3.sayfa haberi olarak ölçülüyor. Oysaki aslında sorunun kökeninde vahim bir halk sağlığı boyutunun yer aldığı bu haberlerde ne yazık ki “ıskalanmış” oluyor. Trafik kazası, tarım ilacından zehirlenme, yılan veya akrep sokması gibi nedenlerle ölüm ve yaralanmaları 3.sayfa haberlerinde yer alan bu “kurbanlar” aslında buna neden olan sorunlara farkındalık yaratılması ve ilgili kurumların harekete geçirilmesi ile önemli ölçüde “kurban” olmaktan çıkarılabilirler.  Kanunen yasak olduğu halde gebeyken çalışan/çalıştırılan, tetanoz gibi son derece basit bir aşıyı yaptırmadığı için kendisi ve kimi zaman da bebeği ölen, en temel barınma ve beslenme ihtiyaçlarını karşılayamayan, eğitim imkânı bulamayan ya da sekteye uğrayan, sağlık hizmetine çeşitli nedenlerle başvurmayan/başvuramayan bireyler ile onların çocuklarının sağlıksızlıkları “kader” değil ve bu sorunlara yönelik olarak medyaya büyük görev düşüyor.
            Yukarında belirtilen sorunlar doğrultusunda dışarıya en fazla MTİ gönderen Güneydoğu Anadolu Bölgesi hedef alınarak hazırlanan “Doğru ve Etkili Sağlık İletişimi İçin Sağlık Haberciliği Eğitim Toplantısı”, 12-13 Aralık 2013 tarihinde Şanlıurfa’da gerçekleştirildi. Harran Üniversitesi Tarımda İş Sağlığı ve Güvenliği Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen ve Basın İlan Kurumu’nun da destek verdiği eğitim toplantısına yerel medyanın yoğun ilgisi vardı. Mevsimlik tarım işçileri (MTİ) ve ailelerinin sağlıklarını olumsuz yönde etkileyen sorunlara farkındalık yaratılması, sağlıkları ile ilgili risklerin önlenmesi/azaltılması, hastalıkların önlenmesi konularında medyanın sağlık haberlerini nasıl daha etkili ele alabileceğinin tartışıldığı programda, uygulamalı “sağlık haberciliği” eğitimi verildi.
            Toplantının ilk günü Harran Üniversitesi Tarımda İş Sağlığı ve Güvenliği Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Zeynep Şimşek, “Sağlıklı Yaşamanın Yolları ve Medya” konusunda bir sunum yaptı. Şimşek, “Binyıl Kalkınma Hedefleri”ne değindi ve gelişmekte olan ülkelerde her yıl ölen yaklaşık 14 milyon çocuğun üçte ikisinin ailelerinin bilgilendirilmesi ve sağlıklı davranışın kazandırılması ile önlenebileceğinin tahmin edildiğini belirtti. Hastalıkları önleyici davranışın “kültür” haline gelmesi gerektiğini ifade eden Şimşek, ishal ve sıtma ile ilgili hazırlanabilecek radyo spotları örnekleri verdi. Prof.Dr. Zeynep Şimşek daha sonra “Tarım ve Hayvancılığa Bağlı Toplum Sağlığı Sorunları ve Yürütülen Programları” aktardı.
            İkinci gün ise “Tarımla İlgili Bazı Faktörlerin Anne Karnındaki Bebeğe Etkileri” konusunda bir sunum yapan Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr.Mete Köksal, gebe tarım işçilerini ve bebeklerini bekleyen tehlikelere dikkat çekti. Kanunen yasak olduğu halde gebeyken tarlada çalışan kadınların alacakları/maruz kalacakları ilaçların bebek için son derece riskli olduğunu (örn. körlük, işitme kaybı, ensefalit, zekâ geriliği gibi sonuçlara neden olabilmesi) belirten Köksal, gebe kalınmasına karar verildikten 3 ay önce aile hekimine başvurulması gerektiğini ve gebelik boyunca en az 4 kez aile hekimine ya da kadın doğum uzmanına muayene olunması gerektiğini belirtti. Şanlıurfa Bulaşıcı Hastalıklar Kontrol Programları Şube Müdürü Dr.Muharrem Öncül de “tetanoz aşısı” ile ölümcül tetanoz hastalığından gebeyken yapılan 2 doz aşı ile korunmanın mümkün olduğunu, aşı karnesinin saklanmasının önemini aktardı.
            Programın ikinci günü öğleden sonra ise Prof.Dr.Zeynep Şimşek ile birlikte hazırladığımız “Doğru ve Etkili Sağlık İletişimi İçin Sağlık Haberciliği-Programcılığı Rehberi”*doğrultusunda “Örneklerle Sağlık Haberciliği” başlıklı sunumu yaptım. Son olarak da yerel medya mensuplarına “MTİ kadınların gebe sağlığı ve tetanoz aşısı” ile ilgili haber yazma eğitimini gerçekleştirdik. Hazırlanan bu rehber ile öncelikli olarak MTİ ve ailelerinin sağlık sorunlarına yönelik olarak doğru ve etkili bir sağlık iletişimi için sağlık haberlerinin niteliği, bu haberlerin hazırlanmasında dikkat edilmesi gereken unsurlar ve medyanın kamunun sağlık sorunlarına yönelik bilgilendirme işlevinin yerine getirilmesini ele alıyor. Ulusal basınımızın da halk sağlığı ve insan hakları açısından bu son derece önemli konuya yer vermesi, farkındalık yaratarak sosyal değişim çabasına katkıda bulunması dileğiyle…
 Kaynaklar
Zeynep Şimşek “Mevsimlik Tarım İşçilerinin ve Ailelerinin İhtiyaçlarının Belirlenmesi Araştırması 2011”, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı ve UNFPA, Şanlıurfa, Nisan 2012.
Zeynep Şimşek ve İnci Çınarlı, Doğru ve Etkili Sağlık İletişimi İçin Sağlık Haberciliği-Programcılığı Rehberi, “Tarımda İş Sağlığı ve Güvenliği Uygulama ve Araştırma Merkezi Yayınları, No.4, Aralık 2013.
Zeynep Şimşek, “Sağlıklı Yaşamanın Yolları ve Medya” başlıklı sunum, Doğru ve Etkili Sağlık İletişimi İçin Sağlık Haberciliği Eğitim Toplantısı, 12-13 Aralık 2013, Şanlıurfa.




* Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu UNFPA işbirliği, Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, Hollanda Büyükelçiliği ve Toros Tarım katkılarıyla yürütülen ‘TUR5R21A’ no’lu Mevsimlik Tarım İşçileri ve Ailelerinin Sağlığını Geliştirme Ülke Programı kapsamında hazırlanmıştır.

 

19 Haziran 2013 Çarşamba

SAĞLIK İLETİŞİMİNİN BAKIŞ AÇISI İLE TÜRKİYE’DE SAĞLIK İŞYERİ ORTAMINDA SAĞLIK ÇALIŞANLARINA YÖNELİK ŞİDDET


          Aşağıdaki makale Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Hakemli Akademik Yayını "İleti-ş-im"in Sağlık İletişimi Özel Sayısı'nda yayınlanmıştır (Nisan 2013). Türkiye'de ilk defa sağlık iletişimi alanındaki çalışmaları bir araya getiren bu dergi, 2011 yılında aramızdan ayrılan sevgili arkadaşımız ve meslektaşımız Doç.Dr.Melike BATUR YAMANER'in anısına ithaf edilmiştir.

Yazarlar: Doç.Dr.İnci ÇINARLI ve Doç.Dr.Halime YÜCEL

Giriş

          Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de toplumsal hayatın her alanını kuşatan şiddet ve saldırganlık olgusuna özellikle de iş yeri ortamı dikkate alındığında en fazla sağlık hizmeti sektöründe rastlanmaktadır. Gerek hasta ve hasta yakınları tarafından sağlık çalışanlarına yönelik, gerekse sağlık çalışanları tarafından hasta ve hasta yakınlarına, hatta sağlık çalışanlarının birbirlerine uyguladıkları şiddet; özellikle son yıllarda sıklıkla Türkiye’nin gündeminde yer almaktadır. Kurumsal, toplumsal ve bireysel düzeylerde nedenleri olan sağlık iş yeri ortamındaki şiddet sorunu, bu nedenlerin kendi aralarında da karmaşık bir ilişki gösterdiği bir özelliğe sahiptir. Öte yandan şiddetin ve saldırgan davranışın nedenlerini açıklayan farklı kuram ve görüşlerin olması da bu sorunun tekil çözümlerle ele alınamayacağının bir göstergesidir.

          Sağlık hizmetinin aksamasına, kalitesinin düşmesine, sağlık çalışanlarının fiziksel ve ruhsal sağlıkları üzerinde olumsuz etkilere, işgücünde, ekonomik alanda kayıplara neden olan sağlık kuruluşlarına ve sağlık sistemine karşı güvensizliğin artmasına, sağlık işyeri ortamındaki şiddet olgusu; nedenleri ve çözümleri itibarı ile disiplinlerarası bir anlayışla ele alınmalıdır.

          Olumlu sağlık çıktılarının elde edilebilmesi için bireylerin sağlık davranışı üzerinde etkili olan sağlık iletişimi, aynı zamanda da bu çıktılara ulaşmak için gerekli ideal enformasyon ortamının oluşması ve kamu sağlığına yönelik siyasalar oluşturulması tartışmalarına da yapıcı katkılarda bulunan bir disiplindir. Bu makalede sağlık iletişimi açısından medyada nasıl bir kamusal enformasyon ortamının oluşması halinde sağlık iş yeri ortamında şiddetin azalmasına olumlu katkıda bulunabileceği tartışılmaktadır. Bu doğrultuda öncelikle şiddetin ve saldırgan davranışın evrensel olarak tanımlanmasındaki sorunsal ortaya konulmuş, günümüzde epidemi haline gelen şiddetin bir kamu sağlığı sorunu olarak nasıl değerlendirilebileceği, sağlık iş yeri ortamındaki şiddetin özellikleri ve sağlık iletişiminin bu noktadaki rolünün ne olabileceği tartışılmıştır. Bu amaçla Türkiye’de son dönemlerde artış gösteren sağlık işyeri ortamındaki şiddet vakalarının yazılı basınımızda nasıl bir söylem ile ele alındığı incelenmiştir.

SAĞLIK ÇALIŞANLARINA YÖNELİK ŞİDDET ve İNGİLTERE’DE BU SORUNA YÖNELİK SİYASA OLUŞTURULMASI ÖRNEĞİNE DAİR


       1999 yılında Birleşik Krallık'da hükümet öncülüğünde başlatılan “Sıfır Hoşgörü Siyasası” (ZTP-Zero Tolerance Policing) ve bu kapsamda lanse edilen “Sıfır Hoşgörü Bölgesi” (ZTZ-Zero Tolerance Zone) kampanyası Türkiye’de önemli bir sorun olmaya devam eden sağlık çalışanlarına yönelik şiddet konusunda bir model olabilir mi?


          Aslında "Sıfır Hoşgörü" genel olarak suç ile mücadelede 1990'lardan beri kullanılan bir kavram ve uygulamadır.  Biz de bu kavramı "Sıfır Tolerans" olarak kullanıyoruz ancak bu stratejinin kullanılmasında önemli bir noktaya da dikkat çekmek gerekiyor; eğer istenilen hedefe ulaşılamazsa (örn. suç oranı azalmazsa) politikacılar kamuoyunda yüksek oranda eleştiri alıyorlar ve bu stratejiyi uygulayan kurumlar da itibar kaybına uğrama tehdidi ile karşılaşabiliyorlar. Bu nedenle, bu strateji; iki ucu keskin bir bıçak gibi…

          Öncelikle Birleşik Krallık’da NHS'ler (National Health Service-Ulusal Sağlık Hizmeti) kapsamında başlatılan kampanyanın değerlendirme sonuçlarında şiddet olaylarında azalma değil, belirli dönemlerde artış görüldüğünü belirtelim (örn. Birleşik Krallık dâhilinde İngiltere'de hedeflere bazı noktalarda ulaşılamadığı yönünde değerlendirmeler bulunmakta)... Bunun en önemli nedenleri; şiddet tanımının kapsamının genişletilmesidir. Avrupa Komisyonu'nun "iş ile ilgili şiddet" (work related violence) tanımı AB ülkelerinde kullanılmaktadır ki örneğin istismar da şiddet kapsamına alınmıştır (standart bir tanım kullanılması önemlidir) ve de şiddetin rapor edilmesi teşvik edildiği için daha fazla şiddet vak'ası kayıtlara geçmiştir. Bu noktada; zihinsel sağlıkları nedeni ile şiddet gösteren hastaların durumlarının da farklı değerlendirilmelisi gerektiğini hatırlatalım…

16 Ekim 2012 Salı

SAĞLIK İLETİŞİMİ VE "BİLGİ AÇIĞI"


            Aşağıdaki yazım Workshop Dergisi'nin Eylül-Ekim 2012 sayısında yayınlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur...
 
Kıt kaynaklara sahip insanların sağlık ve yaşam standartları açısından önem taşıyan finansal, tıbbi, teknik vb. enformasyonları yeterince elde edememesi bugün dahi çok önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilginin ve enformasyonun toplumda eşit olarak dağılmamış olduğu bir gerçek. Öncelikle “bilgi” ve “enformasyon” arasındaki ayırıma dikkati çekelim. Prof.Dr. Aydın Uğur’un “Kültür Kıtası Atlası” adlı kitabında ifade ettiği gibi enformasyon; “herhangi bir işlemden geçen ve bir dökümün, bir dizinin vb. içine yerleşen veridir”. Öte yandan “olgulara ilişkin bir önermeler kümesi ya da fikirler kümesi söz konusuysa, bu küme düzenliyse, usa dayalı bir yapı ya da deneysel bir bulgu sunuyorsa ve sistematik bir biçimde ilerliyorsa o zaman bu, bilgidir”. Dolayısıyla “DIKW (Data, Information, Knowledge, Wisdom) Hierarchy” diye bilinen ve “Veri, Enformasyon, Bilgi, Bilgelik” diye tercüme edebileceğimiz sıralama karşımıza çıkıyor. Örneğin medyadan ya da Google arama motorundan bilgi değil, enformasyon elde ederiz. Bu iki kavram arasındaki ayırımı yaptıktan sonra sağlık iletişimi açısından “Bilgi Açığı”nın ne anlama geldiğini ve bu açığın nasıl kapatılabileceğine bir göz atalım.
 
“Bilgi Açığı Hipotezi” ya da “Bilgi Uçurumu Hipotezi”(“Knowledge Gap Hypothesis”) 1970 yılında Tichenor, Donohue ve Olien isimli üç sosyolog tarafından ortaya atılmıştır. Bu hipoteze göre kitle iletişimi enformasyonunu bir sosyal sistem içinde yayılması arttıkça (örn. medya kampanyaları ile) popülasyonun daha yüksek SES’e (Sosyo-Ekonomik Statü) sahip grupları bu enformasyonu daha düşük SES’e sahip olanlara oranla hızlı elde eder ve daha fazla fayda sağlarlar. Sistemdeki enformasyonu arttırmak bu gruplar arasında zaten var olan farklılıkları daha da arttırır. “Enformasyona sahip olmayanlar” (information have nots) sahip oldukları enformasyonu (ve dolayısıyla çoğunlukla bilgilerini) arttırırlar ama“enformasyona sahip olanlar” (information haves) bu enformasyonu çok daha yüksek düzeyde elde ederler. “Enformasyona sahip olanlar” okuma ve anlamada iletişim becerilerine, daha çok hafızada saklanan enformasyona, yeni enformasyonu anlayacak kapasite ve artan farkındalığa, örneğin bir sağlık sorununu tartışabilecek kişilerle daha uygun sosyal ilişkilere, seçici maruz kalma, kabul etme ve daha önceki farkındalıklardan elde edilen mesajların saklanması gibi özelliklere sahiptirler. “Enformasyona sahip olmayanların” ise iletişim becerileri çok azdır, okuma yetenekleri genelde düşüktür ve bir “enformasyon gettosu” içine hapsedilmişlerdir. Enformasyon sistemleri genellikle kapalıdır, dışarıyla irtibat genellikle kitle iletişimi yoluyla kurulur ki bu da tek yönlüdür, mezenformasyon (kasti olmayan hatalı ya da eksik enformasyon) yaygındır, içeriden elde edilen enformasyon kabul görür ve benzer şekilde diğer topluluklara yayılır.
 

14 Ağustos 2012 Salı

SOSYAL MEDYA, WEB 2.0 ve SAĞLIK

Aşağıdaki yazım Workshop Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2012 sayısında yayınlanmıştır ve sağlık enformasyonu üreten/ileten kurum ve kuruluşlar için bir “Sosyal Medya Rehberi” oluşturulması çağrısını içermektedir... Kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur...

Yukarıdan aşağıya tek yönlü enformasyon iletimi, medya ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte internetin çok daha dinamik, etkileşimli ve de tartışmaların çevrimiçi süregittiği bir biçim aldığı yeni bir modele yerini bırakmıştır. Öyle ki internetin Web 1.0’dan (monolog), Web 2.0’a (diyalog) “atlaması” ile artık sadece tüketen değil, üreten ve tüketen ziyaretçi söz konusu olmuştur. Tabii burada hemen hatırlatmakta yarar var; sağlığın hassas ve kendine has özellikleri olan bir hizmet alanı olması nedeniyle, sağlık iletişiminde hedef kitlelerin birer tüketici olarak değil de “hasta”, “sağlık enformasyonu/hizmeti arayanlar” ya da daha basitçe ifade etmek gerekirse birer “birey” olarak ele alınması yerinde olacaktır. Sağlık hizmetleri pazarlaması ve iletişiminde ise bireylere çıkar odaklı yaklaşılmaktadır.

 

         Kamu sağlığının en dinamik alanı olan sağlık iletişiminde artık enformasyon sadece bir noktadan tek yönlü olarak gönderilmemekte, diyalogu mümkün kılan, kolaylaştıran ve hedef kitleden geri-beslemeyi almaya önem veren bir yapılanma ile dolaşıma girmektedir. Facebook, Twitter, MySpace, LinkedIn ve Flickr gibi sosyal ağ ve sosyal paylaşım siteleri üzerinden sanal toplulukların kurulması ile paylaşılan ilgiler üzerinden sağlık enformasyonu arayanları ve sağlayanları buluşturan bir ortam oluşmuştur. Sosyal medya her geçen gün katılımcılarını, ilgi ve kullanım alanlarını arttırarak özellikle de sağlık enformasyonun önemli bir kaynağı olma yolunda ilerlemektedir. Sosyal medyanın sağlık enformasyonu üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri hiç şüphesiz ki henüz üzerinde yazılıp çizilmesi için oldukça yeni bir alandır. Aşağıda sosyal medyanın sağlık iletişiminde ve sağlık hizmetleri iletişiminde nasıl etkin kullanılabileceği ile ilgili ipuçları iletilmeye çalışılmıştır.


11 Haziran 2012 Pazartesi

SAĞLIK ÇALIŞANLARINA YÖNELİK ŞİDDET


          Aşağıdaki yazım Workshop Dergisi'nin Mayıs-Haziran 2012 sayısında yayınlanmıştır, kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur...  

        Aile içi şiddet, futbolda şiddet, trafikte şiddet, öğretmene, sağlık personeline yönelik şiddet; gündelik hayatın her alanına yayılmış bir şiddet olgusu söz konusu. Şiddetin toplumsal hayatımızı kuşattığı, hatta bir epidemi haline geldiğini söylemek pek de abartılı olmasa gerek. Ve tabii son kertede şiddeti yani savaşı da unutmamak gerekli… En temel olarak özel ve kolektif şiddet tipolojisi ile ele alınabilecek şiddet; toplumda yaşanan dönüşümlere paralel olarak daha yaygın hale gelmekte ve nedensel olarak da çeşitlenme göstermektedir.  

Şiddetin tanımı muğlâktır. Sosyolog Ali Ergur şiddetin tanımının muğlâk kalmasını kavramsal bir boşluk olarak değil, ideolojik bir mesele olarak değerlendirmektedir. Öyle ki şiddetin bu tanımlanamazlığı, şiddeti meşrulaştırmanın başka bir yolu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet bağlamında da çıkış noktası olarak ele alınan tanımlamalar da görecelilik ve muğlâklık içermektedir. WHO’nun (Dünya Sağlık Örgütü) tanımına göz atalım: “Şiddet; kişinin kendisine, bir gruba ya da topluma karşı yöneltilen yaralama, ölüm, psikolojik zarar, gelişim bozukluğu ya da yoksun bırakma ile sonuçlanan ya da sonuçlanma olasılığı yüksek, kasıtlı fiziksel güç ya da yetki kullanımının gerçekleştirilmesi ya da tehdididir”. Bu tanım dünyanın pek çok ülkesinde şiddet ile mücadelede temel olarak ele alınmaktadır. Bu tanımın yanı sıra Avrupa Komisyonu’nun “iş ile ilgili şiddet” tanımı da özellikle son yıllarda sağlık çalışanların yönelik artan şiddet ile mücadelede Avrupa ülkelerinde sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. İş ile ilgili şiddet; “kişilerin işleri ile ilgili durumlarda istismar, tehdit edildikleri veya saldırıya uğradıkları; güvenlikleri, iyi-olma halleri ve sağlıklarına yönelik açık ya da örtülü olaylara atıfta bulunmaktadır”.  Bu tanım, istismarın da şiddet tanımına dâhil edilmesi açısından farklılık göstermektedir. Tanımların çeşitliliği ve muğlâklığı hiç şüphesiz ki istatistikleri de etkileyecek, araştırma sonuçları değerlendirirken hangi tanımdan yola çıkıldığı önem kazanacaktır.
 

4 Mayıs 2012 Cuma

İLAÇ SEKTÖRÜNDE SOSYAL SORUMLULUK

      Aşağıdaki yazım Workshop Dergisi'nin Mart-Nisan 2012 sayısında yayınlanmıştır, kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur...            
 
      İlacı bir ürün olarak diğerlerinden ayıran en önemli özelliği hayat kurtarabilmesinin yanı sıra kimi zaman da yan etkiler, kontrendikasyon (karşıt etki) ve etkileşim nedeni ile de zarar verebilme olasılığını içermesidir. İlaç, yine aynı şekilde diğer hizmet alanlarından "ikame edilemez" ve "ertelenemez" özelliği ile ayırt edilmesi gereken sağlık hizmetinin bir segmenti olması nedeniyle de son derece hassas üretim, pazarlama ve iletişim stratejilerine sahip olmalıdır. Bu noktadan hareketle günümüz iş dünyasının olmazsa olmaz stratejik bir konsepti haline gelen ve ilaç sektöründe de artan uygulamalarla karşımıza çıkan kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) uygulamalarının altında yatan nedenlerin ve etkilerinin değerlendirilmesinin de yine bu temel üzerine inşa edilmesi gereklidir.

       Maddesel olmayan değerlerin yükselmeye başlaması ile birlikte günümüzde toplum üyelerinin "sorumlu kurumsal vatandaş"tan beklentilerinin de arttığını görmekteyiz. Bu beklentilerin yanı sıra ilaç şirketlerinin kriz yönetiminde yaşadıkları zorluklar ve itibarlarının sıklıkla sorgulanarak eleştirilerin hedefi olmaları da sektörde KSS uygulamalarının artmasında önemli bir etken olmuştur. Eleştirilerin yüksek kâr oranı, fiyat sabitleme, hayvanlar üzerinde deney yapılması, araştırma yöntemleri (örn. verilerin manipülasyonu), gereksiz ilaç geliştirme sonucu aşırı tüketime yöneltme ve çevreye yönelik endişeler gibi konular üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Ayrıca bir diğer önemli eleştiri noktası da ilaca ulaşamayan kitlelerin varlığıdır. Öyle ki Winslow'un "kadınlar ve erkekler hastalandılar çünkü yoksullar, hasta oldukları için daha yoksul hale geldiler ve daha yoksul oldukları için de daha da hasta haldeler" sözünün nasıl bir kısır döngüyü beslediği bu eleştirileri yapanlar tarafından sıklıkla vurgulanmaktadır.



22 Mart 2012 Perşembe

SAĞLIK OKURYAZARLIĞI

Aşağıdaki yazım Workshop Dergisi'nin Ocak-Şubat 2012 sayısında yayınlanmıştır, kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur...

Fütürist yazar John Naisbitt'in “enformasyon içinde boğuluyoruz ama bilgiye açız” ifadesi, dolaşımdaki her tür enformasyon için geçerli olduğu gibi, sağlıkla ilgili enformasyon için de geçerlidir. Yoğun bir bombardıman gibi bizi hedefleyen sağlık enformasyonları nicelik olarak bol, ancak nitelik olarak genellikle düşük bir kaliteyi işaret etmektedir. Doğru, bilgilendirici ve kullanılabilir olma özelliği zayıf olan sağlık enformasyonundaki artış, beraberinde yeni "sağlıksızlık" çıktıları getirmekte ve sağlığın giderek ticarileşmesine de katkıda bulunmaktadır. Sağlık enformasyonunu elde etme yollarımız; kişilerarası iletişim (eş, dost, arkadaş, sağlık hizmeti sağlayanlar ile) ve kitle iletişimidir (geleneksel ve son zamanlarda da sosyal medya ile). Medya, özellikle de TV, sağlıkla ilgili enformasyonu en fazla oranda elde ettiğimiz mecra olma özelliğine sahiptir. İnternet kullanıcılarının oranındaki artış ile birlikte sağlık enformasyonuna bu mecradan ulaşma oranı da hızla artmaktadır. Şüphesiz ki medya okuryazarı olmak "sağlıklı" birey ve "sağlıklı" toplum için önemli bir olumlu özelliktir. Sağlık iletişimi disiplininin önemli bir alanı haline gelen sağlık okuryazarlığı ise hem medya okuryazarı olmayı içerir, hem de sağlığın geliştirilmesi ve sağlık eğitiminin önemli bir bileşenidir.



Sağlık okuryazarlığı (health literacy) terimi ilk kez 1974 yılında Simonds tarafından “Health Education as Social Policy” (“Sosyal Politika Olarak Sağlık Eğitimi”) isimli makalede kullanılmıştır. Sağlık eğitiminin; sağlık hizmetleri sistemini, eğitim sistemini ve kitle iletişimini etkileyen bir politika olduğunun tartışıldığı bu eserde sağlık okur yazarlığı, okul eğitiminin her düzeyinde ele alınması gerektiği ifade edilmiştir. Günümüzde ise en kapsayıcı tanımlardan birini yapan Amerikan Sağlık ve İnsani Hizmetler Birimi (DHHS) sağlık okuryazarlığını “sağlıkla ilgili uygun kararları almak için gerekli olan sağlıkla ilgili temel enformasyonları ve hizmetleri elde etme, üretme ve anlama kapasitesi" olarak tanımlanmaktadır. Yine benzer bir tanımda da WHO “iyi sağlığı geliştirecek ve koruyacak enformasyona ulaşma, anlama ve kullanma güdüsü ve yeteneğini belirleyen bilişsel ve sosyal yetiler” ifadesini kullanmaktadır. Nutbeam ise bu yetileri “işlevsel sağlık okuryazarlığı” içinde ele alırken, “etkileşimli sağlık okuryazarlığı” ile de kendine güven gibi kişisel ve sosyal yetilerin geliştirilmesini, medyada sağlık enformasyonu aramayı, “eleştirel sağlık okuryazarlığı” ile de medyadan yansıyan haberlerin doğru yorumlanması ve değerlendirilmesi, sağlık enformasyonunun doğru yorumlanması ve kullanılması gibi daha üst düzey bilişsel ve iletişimsel yetileri tanımlamıştır. Eleştirel sağlık okuryazarlığı, anlaşılabileceği üzere medya okuryazarlığı kapsamında da ele alınabilir.



SAĞLIK İLETİŞİMİNDE SOSYAL PAZARLAMA


Aşağıdaki yazım Workshop Dergisi'nin Kasım-Aralık 2011 sayısında yayınlanmıştır, kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur...

Bu sayıdaki konumuz sağlığın geliştirilmesi faaliyetlerinde sağlık iletişiminde bir yöntem olarak sosyal pazarlamanın kullanılması ve bu yönteme getirilen eleştiriler. Sosyal pazarlama günümüzde diğer sağlık iletişimi yöntemleri olan halkla ilişkiler ve medyada savunuculuk (media advocacy) yöntemlerinden daha sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak bu yönteme çeşitli eleştiriler de getirilmektedir.

Sağlık iletişimi disiplininin çeşitli tanımlamaları yapılmıştır, ancak biz bu köşemizdeki yazılarımızda sağlık iletişimini; “iletişimin sağlık ve sağlıklı olmanın, hastalık ve rahatsızlığın tanımlanmasında, ayrıca bu sağlık sorunları ile başa çıkma yolları ile ilgili stratejilerin geliştirilmesinde oynadığı rol dikkate alınarak, iletişimin sağlık ve sağlık hizmetleri üzerindeki etkisinin incelenmesi” olarak tanımlayacağız. Kişilerarası ve kitle iletişimi boyutları ile ele alınan sağlık iletişimi dâhilinde; tutum ve davranış değişikliğine yönelik kampanyaların tasarlanması, sağlık okuryazarlığı, yeni teknolojilerin sağlığın geliştirilmesinde kullanımı, doktor-hasta iletişimi, sağlık personelinin kendi aralarındaki iletişim, sağlıkla ilgili risklerin iletişimi ve sağlık politikalarının oluşturulması gibi konular ele alınmaktadır.


1951'de Weibe tarafından temelleri atılan soyut olanın somut hale getirilerek pazarlanabileceği sorunsalı, Kotler ve Zaltman'ın 1971'de pazarlama ilkelerinin sosyal amaçlarla uygulanmasını bir sosyal etki teknolojisi olarak ele almalarının ardından "sosyal pazarlama" adını almıştır. Sosyal pazarlama “bireylerin ve parçası oldukları toplumun refahını geliştirmek amacıyla hedef kitlelerin gönüllü davranışlarını etkilemeye çalışan programların tasarlanmasına ticari pazarlama teknolojilerinin uyarlanmasıdır”. Sosyal pazarlamanın özellikle de gelişmekte olan ülkelerde bireylerin sağlıkla ilgili olumsuz davranışlarının değiştirilmesine yönelik çalışmalarda en fazla kullanılan sağlık iletişimi yöntemi olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz.

4 Mart 2012 Pazar

GSÜ'DEN SAĞLIK İLETİŞİMİ SERTİFİKA PROGRAMI

Galatasaray Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi'nin (GSÜSEM) Istanbul Institute ile işbirliği ile düzenlediği "Sağlık İletişimi Sertifika Programı" 24 Mart 2012'de başlıyor...

Türkiye'de bir  iletişim fakültesinin bünyesinde ilk kez Galatasaray Üniversitesi tarafından 11 yıl önce başlatılan "Sağlık İletişimi" dersleri lisans ve yüksek lisans programlarında yer almaya devam ederken, bu kez de sektörel ihtiyaçlara "etik" ve "kamu yararı" boyutları dikkate alınarak cevap vermeyi amaçlayan bir sertifika programı ile yoluna devam ediyor...

Katılımcılar ile 24 Mart 2012 Cumartesi günü buluşmak üzere...

İlk kez düzenlenecek Sağlık İletişimi Sertifika Programı ile ilgili ayrıntılı bilgi için:
http://www.istanbulinstitute.com/egitim/saglik-iletisimi-sertifika-programi.html

26 Ocak 2012 Perşembe

SAĞLIK İLETİŞİMİ EĞİTİMİNDE 11 YIL...

1970'li yıllarda ABD'de geliştirilen "Sağlık İletişimi" disiplini; Türkiye'de öncelikli olarak Sağlık Eğitim Fakülteleri'nin ders programlarına girmiştir. Öte yandan Türkiye'de ilk defa bir İletişim Fakültesi'nde ise 2000-2001 eğitim yılında Galatasaray Üniversitesi'nin öncülüğünde lisans düzeyinde sağlık iletişimi dersleri verilmeye başlanmıştır. Asistanlık dönemim olan bu tarihlerde üç yıl boyunca İstanbul Tabip Odası Hekimlik Uygulamaları Bürosu Sorumlusu Sayın Dr. Nedim Şendağ ile birlikte girdiğimiz derslerin ardından, 2004 yılından itibaren bu konuda yazdığım doktora tezinin sonrası aralıksız yedi yıldır bu derslere giriyorum. Yüksek lisans düzeyinde ise sağlık iletişimi dersi "Stratejik İletişim Yönetimi Programı"nda 2004 yılından bu yana yer almakta. Ayrıca son dört yıldır da Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde bu dersi veriyorum. Son bir kaç yıldır sağlık iletişimi dersinin gerek devlete bağlı üniversitelerimizin İletişim Fakülteleri'nde, gerekse Vakıf Üniversiteleri'nde yavaş yavaş ders programlarına girdiğini görmek gerçekten de son derece sevindirici bir gelişme.


Bu noktada tıp fakülteleri ile ortaklaşa lisansüstü programları oluşturmak gereksinimi de gündeme gelmelidir. Sağlık iletişiminin hem kişilerarası, hem de kitle iletişimi düzeyinde ele alınacağı bu programlarda; sağlığın geliştirilmesi bağlamında disiplinler arası bir anlayışla, kamu, özel sektör ve STK'ların bu alanda nitelikli eleman yetiştirilmesine katkıda bulunması amaçlanmalıdır. Buradan tıp fakültelerimize ve YÖK'e de seslenmiş olalım...

13 Kasım 2011 Pazar

AFET, KRİZ ve RİSK: KOORDİNELİ YÖNETİM İÇİN İLETİŞİM

Kriz yönetimi özellikle de son yıllarda Türkiye'de özel sektör tarafından önemi kavranmaya başlanmış bir disiplindir. Ancak özellikle de kamu sektörü ve kimi özel işletmeler, kriz yönetimini daha ziyade reaktif bir disiplin olarak, yani "kriz masası" oluşturmaktan ibaret görmektedir. Şayet kriz yönetimini taktik bir disiplin olarak görürseniz bu yaklaşım bir dereceye kadar doğru olabilir. Ancak kriz yönetimi, sorun ve risk yönetimleri ile ilişki içinde bütüncül (holistik) bir anlayışla ele alınması gereken proaktif bir yaklaşımdır.
Sorun yönetimi, risk yönetimi ve kriz yönetimi farklı ama birbirini bütünleyen disiplinlerdir. Literatürde bu disiplinlerin kapsamları ele alınırken "tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan" türünden kimi tartışmalara da rastlanmaktadır. Farklı yorumlamalardan kaynaklanan bu tartışmalar sonucunda şöyle bir çıkarsamada bulunabiliriz: sorunu iyi yönetemezsek, risk artacak (bu noktada risk sorunlarından bahsedebiliriz) ve krize neden olacaktır. Eğer kriz yönetimini; kriz öncesi, kriz aşaması ve kriz sonrası aşamalardan oluşan bir model ile ele alırsak bu kapsayıcılık bir netlik kazanacaktır. Sorun yönetimi, özel sektör tarafından devlet ile ilişkileri de (lobicilik gibi) içine alacak biçimde ele alınabilirken, risk ve kriz yönetimleri ise gerek kamu, gerek özel sektör ve gerekse sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından uygulanabilir.
Afet yönetimi ise afet meydana geldikten sonra bunun etkisi, bu etkiye verilen tepki, gelişme, önlem, zararın hafifletilmesi ve hazırlıklı olma aşamaları bir döngü halinde, süregelen ve birbiri ile ilgili aktiviteler serisi olarak ele alınmalıdır. Yani afet yönetimi, bir afetin başlaması ve sonra ermesi arasındaki eylemlerden ibaret değildir. Risk ve sorunların da yönetimini kapsayan, proaktif bir kriz yönetimi olarak düşünülmelidir.
Gelelim kriz ve risk yönetimlerinin en önemli bileşeni olan "iletişim" konusuna. İletişim, hedef kitleler arasında (paydaş kelimesini tercih etmememizin sebebi ayrı bir yazının konusu olsun) koordinasyonu sağlayan bir işleve sahip olmalıdır. Geçtiğimiz günlerde yaşanan her iki deprem felaketinde de devletin kurumları arasında, hükümetin kendi içinde ve medya, STK'lar ve yerel yönetimler ile, STK'ların birbirleri ile, bilim insanlarının da kimi zaman kendi aralarında ve devletin kurumları ile (vice versa) ve yine bunların birbirleri ile iletişimsizliklerinden kaynaklanan koordinasyonsuzluklar ile afet yönetiminin, reaktif bir kriz yönetiminin ötesine geçemediğini gördük.
Oysa ki devlet/STK/özel sektör arasındaki koordinasyonun sağlanması; başta ilgili kurumların birbirlerini ve halkı enforme etmesi, eğitim (afet yönetimi ve afet riski yönetimi için), lojistik, zararların giderilmesi, uzun vadeli çözümlerin hayata geçirilmesi, denetleme ve alınan sonuçların değerlendirilmesi gibi noktaların etkili biçimde hayata geçirilmesi açısından son derece önemlidir. İletişim, afet yönetiminde (ve de kriz yönetimi) ilgili kitleleri/kurumları bir arada tutan bir işleve sahip olmalı ve koordinasyonu sağlamalıdır. İmaj/etkinlik/algılama/itibar yönetimleri konusunda iletişimin gücünden yararlanıyoruz ama konu afetlere veya imal edilen risklere ve bunların yönetimine gelince, insan hayatının değerine saygıda ve kamunun çıkarının korunmasında tepkisel ve kaderci bir anlayışla "vah, vah" diyoruz, bir sonraki felakete kadar...